![]() b986a9fef5ebf9e66 4d94c1e6fd32b 698fdcad8f9a19 ba0bac81bec62cf d068 d0882359 768898e9 faa672c7fb1 e8926e 0818fc64 7576b10500c3c7ca7b 103d2d 6adrf37303612ad5 276dbf 3f0faac19af64326cd 4fc124f 25990b93da77 3f2f1 53e671dacea0d1eb 926e96ce5 2aeb59f 725b95 e874f67faba6 dbbd689480bdf f0e27d257c0b55 77c74c1974a8 9f0db85944ed 38add5f1ae1 9f5bec859defc788 0fa150c5 84b1c740de7 7de529cd da8c8e03e 8f44edf44 346f02b360c d5aca537 ##½{ ![]() |
Yolu 28 Ocak 2012 Az kelime bilen az sever. Çok kelime bilen çok yaşar. Dili iyi bilen daha iyi sever. Yaşarken anları veya anı geçişlerini önemli olan neleri kendinize söyleyebildiğinizse eğer çok farklı şekillerde söyleyebilmektir sevmek. Günü gelir, tutmaçları birbirine yapışık çok sayıda anahtar gibi de hissedersiniz kendinizi... Veya, bu tanım çok metalik bir tanım olduysa şayet, kendinizi kelimelerden yarattığınız hissine derinden kaptırmaya başlarsınız kendinizi. Kime konuşuyorum ben?.. Bilmezsin 26 Şubat 2009 23:16 Buraya geleceğini biliyorum... Her yelkovanın akrebi bulması gibi. Burası gece gibi; gecenin ıssız bir saatini gibi. İçinde bir yer gibi; bir fare gibi korka korka geldiğin. Kitabında çalmak yok; yazılmamış; almak dersin. Kendinden bile sakınırsın; benimdir demeden de edemezsin. Tozlu tuvaller bulursun; bir fırça darbesinden sonra vazgeçilmiş; bir darbelik renk kendine küskün, alır gidersin. Bilmezsin... ki karanlık sanırsın. Bilmezsin ki iki göz sana bakmakta; görmezsin. Bilmezsin... O acınası hâlin, hâlimi hatırlatmakta... Bilmezsin; bu, belki, hiç yok karanlıkta ağladığımın rengi kan mı, yok mu, bilmezsin. KıRıLışlar İnsanlar geçiyorlar yanlarınızdan. Siz geçiyorsunuz onların yanlarından. Ve hiç bilemiyorsunuz herhangi birinin nerde ne zaman nasıl, içinde kırılan ve düzelemeyecek olan şeylerin varlığını ve çoğalışını. Sessiz her kırılış, bir dramdır diğerlerini de kuşatan. Bir gece yarısı mı? Bir gülüşün ardında mı saklı? Dibinde mi, bir soğuk okyanusun dipyüzünde? Bir dramdır ve diğerlerini kuşatır. Geçiyorlar yanlarınızdan. Sizden geçiyor, sizin yanlarınızdan. Ve hiç bilemiyorsunuz belki de kırık bir mırıldanışlı yazılmamış bir melodi. Bir adım sonra geçiyorsunuz o melodinin de yanından. 22 Ocak 2012 ÜS Çevrilemeyen Film Oflaya poflaya gelince yine kızacak sandım. Onun kızmaları kızmak değil. Bir çeşit sevgi gösterisi. Öyle biliyor şimdilik. Yarın bir gün, yarın bir gün derken yıllar sonrasını kastediyorum, başka başka türlü hallerle gösterecek kendini. Büyüyecek. O büyüyünce onu şimdiki kadar sever miyim bilmiyorum. Fakat ben de biraz daha yaşlanmış olacağım. Olduğum yerde duracak değilim ya. Belki onu uzaklaştırmak için türlü türlü bahaneler bulacağım ki muhtemelen böyle olur. Fakat ondan kalan anılar da ne olacak, onu da bilmiyorum. Anılar ne işe yarar. İnsanı çürütmekten başka ne işe yarar. Ve insan neden çürüdüğünü bile bile, yok etmek istediğini bile bile sarılır anılara,neden? Elmanın güzeli de çürür. Elma mı kalır geriye. O bilmiyor tabii bunları. Büyüdükçe tuhafsayacak. Bir çeşit güzel şey sanacak ve değişecek. Değişen şeylerin anıları neden saklanır,itina ile bakılmaya çalışılır? Bu düpedüz aptallık. Olsa olsa hikaye yazılır, roman yazılır, başka da bir halt olmaz. Yazan da atar içinden, hurdaları elden çıkarır gibi. Hurda oluşu gerçektir... Birlikte eskitilmeyen her anı hurdadır. Hurdaların da, dediğim gibi hikaye veya roman değerleri olabilir. Hiç roman hiç hikaye yaşamamışlar, çevirsinler bir film, oynasınlar. Belki o da ilerde yönetmen olur. Film filan çevirir. Film karelerinde yüzünden parazitler geçen bir adam olurum ben de. Sigarayı üfleyince herkesin canı sigara ister. Yer göstericinin el fenerinin ışığını veya saçları sarı olmayan bir kadın başı gölgesini bağrıma basarım veya yüzüme değer fenerin ışığı veya saçlarının sarı olduğunu bilmediğim kadının saçları yüzümden geçer telaşla. Film biter, dışarı çıkarlar. Isınmış koltuklar yavaş yavaş soğur. Herkes gider. Işıklar söner. Salon soğur. İki gün sonra beni de unuturlar. Anlarım ki ben, yüzünden yer göstericinin el fenerinden çıkan ışık geçen ve salonun karanlığında kaybolmuş bir adam olmak için şimdi yaşamışım. Ancak o kadar. Niye böyle oflaya poflaya gelirse yanıma! Fakat onu sevdiğimi biliyor, küçük cadı. Leylek Beni eskilere götürmesi pek hoşuma gitmedi. Muhtemelen o da benim yaşlarımda idi;biz aynı yaşlarda iken o atari çocuklarındandı; jetonlar için delirip duran, canları defalarca alıp alıp yumruğa ve tekmeye eski mikrobilgisayar yongalarından geçirtip dönüştüren ve atarinin başında tepinen uzun pantolonlu bir çocuktu. Bir kucak dolusu buğday başağını ağzına sokasım geldi. Aynı yaşlarda olsak da, ben kısa pantolon giyiyordum o zamanlar, buğday tarlalarının arasında öyle koşuyordum; o, yumrukları tekmeleri savururken atarinin ekranında. Ayranpınar köyünden yeni gelmiştik Turhal’a… Köyün öte ucunda bir tepelik yerde okul ve ikinci katında lojmanlar…, köyün beri ucunda tek geliş yolu. Cuma akşamları, gün battığında, köyün giriş yolu da görünmez olduğunda, lojmanın penceresinden o yolda beliren farlar hakkında yorumlar yapardık;babamız acaba bu araçta mıydı ve gelirken hangi gofreti almıştı? Gofret ne değerli bir şeydi, ne büyülü bir şeydi, kardeş başı birer-ikişer tane gofret ve bir iki saate yayılan bir gofret yeme merasimimiz için kardeşler arası heyecanlı bekleyişler… Şehir ekmeğini sabah kahvaltıda yiyecek olmanın da heyecanı… beklenen.. Üstüne basa basa, derginin en son ve en yeni sayısı olduğu yönünde ısrar ediyordu. Yok, diyordum, bu senin bana verdiğin sayı 68 hafta öncesinin sayısı. O diyordu ki, yok o en yeni sayı.Tezgahın arkasında dururken, en son, üçüncü seferde de ısrar etti, ve ısrarına bir de yılışık gülücük ekledi. O bilmiyordu ki, içinde bulunduğu dükkan henüz orada yokken tam arka hizasında, beş metre geride uzun uzun ağaçlar vardı Milli Egemenlik parkı henüz Milli Egemenlik parkı olmamışken. Sarı taşlı duvarlar ve dükkanın da sarı taşlı duvarları henüz yoktu o atari salonlarında ve tarlalarda koşarken. Pazar da kurulurdu o uzunca ağaçların arasında. Parkın ana giriş kapısının tam karşısında bir hapan vardı, hapanın yanı sıra bisküvi ve karton kutuda sana yağ kokan bakkallar, bir mesafe sonra da şimdi yerinde oto galeriler olan kasap dükkanları. Parkın, halkın egemen olduğu zamanlardaki duvarsız halini bilmiyor muhtemelen bu benim yaşımdaki adam. Parkın ana giriş bölümü kemer şeklinde ve dükkanlar dizilmiş. Parka girmeden çekirdek, dondurma ve sair alınabilir, vatandaşlar eğlencelik ihtiyaçlarını karşılayabilir haline geldiğinde duvarlar da henüz yapılmıştı. Parkında içi parsel parsel satılmamıştı/kiralanmamıştı. Yıllar geçtikçe, şimdiki haline göre şehrin dışı sayılabilecek bölgesinde hapan ve çevre dükkanlar yani çarşı sayılan bölge dışarı doğru itildi. Hapan, ta Pazar ilçesi yoluna itildi. Eski çarşı, apartman ve yeni yeni marketlerle, mağazalarla dolup taştı. Zamanın soyguncu belediye başkanlarından biri, seçimleri kaybetmeden önce, belediyeyi inanılması güç bir borç batağına sürükleyince, ondan sonraki belediye başkanı arazi marazi ne varsa satıp, kiralayıp borcu kapatmak için uğraş vermiş ve en son borç kapatma çabaları parka kadar gelmişti. Soyguncu belediye başkanı, Yeşilırmak’ın manzarasına nazır blok blok apartmanları da dikince bir çeşit de şehirleşme başlatmış, zamanın şişman adamının soyguncu prensleri gibi prensçikler de yaratmış, Turhal’ın makus tarihine bin makusluk daha eklemişti. Kısacası, Turhal’ın anasını bellemişti. Kul, koşmaya başlamıştı, Yaradan yürü demeden. Belediyedeki başkandan en alttaki hizmetlisine kadar villalar, marketler, apartmanlar diker olmuşlardı… Parkın içi parsel parsel, eski havasından, doğallığından eser yok, belki ayrı ayrı kırk tane çay bahçesi, çay bahçeleri içinde de haremlik selamlık. Ta o eski zamanların uzun ve sık ağaçlıkları üzerinde leylekler çok idi . Bir tane yolunu şaşırmış ve ihtiyar leyleği görüyorum arada bir. Parkın etrafını ve içini herkesten daha çok tanıdık gibi dolaşır durur ve kimse de bir şey demez. Uçmaktan çok gezinmeyi tercih eden bu leylek buraların sahibi gibi dolaşır, herkesten daha çok sahibi gibi. Gelesiniz de göresiniz. Hapan gitti, kremasız bisküvi ve karton kutularda sana yağ kokulu dükkanlar gitti , eski soygunculular gitti, ben de gittim bir ara, ağaçlar gitti, pazarlar gitti,uzun pantolon giyer oldum,sakallarım çıktı…yeni soyguncular da kalıcı değil. Leylek hep orada. Sabırla dolaşır, kanatlarının arasından bir el çıksa sabır çekecek tespihiyle ve hiç şaşırmayacağım. Kapısından geçecek parkın, mantar gibi çoğalmış cep telefoncuların önünden geçecek, sivil polis köftecinin yanından geçecek, 68 sayı öncesinin dergisini bana yeni diye satmaya kalkan bir zamanlar aynı yaşta olduğumuz adamın önünden geçecek. Zekamda Köpek Var. Dikkat! ----- .6 Aralık 2011 Salı, 19:05 tarihinde Ümit Sönmez tarafından eklendi. Apartmanın bahçe kapısından çıkıp sağa dönüyorum. Okula doğru yürümeye başlıyorum. Sağımdaki ilk, tek katlı evin bahçe kapısının arkasından bir tabela görüyorum."Köpek vardır. Dikkat." Bu tabela psikolojimi bozuyor. Hele siz de bir görün ve sonra en az iki hafta gelip geçin o evin önünden, eminim sizin de psikolojiniz bozulacak. Çünkü, okula varanakadarki döndüğüm tüm sapaklar, sokaklar ve yanlarından geçtiğim evlerin civarında olmayan bir şey var bu sağımdaki ilk evde. Bahçesinde, bahçe duvarlarında. En çok kedi bu evin bahçesinde. Evin sahibinin oğlu Ankara'da. Geçen yaz evlendi. Bunun konumuzla ilgisi yok. Zaten onlarla muhabbetim de yok. Ev sahibinin ilginç ve çok katmanlı bir zekası olsa gerek. Köpekleri sevmez. Bahçesindeki tabelada "Köpek vardır. Dikkat." yazar. Kediler yığılır bahçesinde, tek ses bile çıkarmaz. Kedileri görenin köpek gelir aklına. Kedileri görenin bir tek köpek bile görmemesi köpek olduğu inancını pekiştirir. Ve artık o kedileri her gördüğümde, o umarsız hallerini, tek aklıma gelen şey köpek. Şimdi emin değilim. Biliyorum, o evde köpek yok. Fakat bu benim, köpeğe olan inancımı ağır bastırtıyor. Ve komşum çok katmanlı bir zekaya sahip. İnsanın, tanımadığı ve tek kelime bile etmediği bir kişiye hayran olması ne garip. Belki tanısam hayran olmam. Bahçesinde envai çeşit ve renkte güller yetiştirmesi de ayrı bir konu. İlerde belki, gülleri hiç sevmemem ona hayranlığımı azaltır mı bilemiyorum. İlkbahar-yaz gelsin bakacağım. ------------------------------------------------- ------------------------ Yazarport-Öyküler 123people.co.uk Kitapyurdu Kitapyuvasi Rafrafkitap Okuoku Kidap Kİtapadresi Okuma Sitesi Zemheri Edebiyat Kitapelinizde Elhan ebru Kİtap pAZArlama Kitapsesi Bilgi Ağı İnsan Kİtap YAsni.de Yasni.de Edebiyat Ufku Bir farenin Yalnızlığı 123people Kitapadresi Kitap Store İndirim Kitap Nadir Kİtap Kent Akademisi İmge Kitabevi Yazarkent ŞEms Yazarport Yazarport Yazarport Yazarport Library.osu.edu-ümit-sönmez library.ohio-state Yazarport Kibo-Ümit Sönmez Kitapdunyam Yazarkent-1 Yazarkent-2 Yazarkent-3 Yazarkent-4 Yazarkent-5 Facebook MevlanaKitap KİtapBooks-Ümit Sönmez Sayha Dergi Ümit SÖNMEZ Temel Eser Ümit SÖNMEZ AKDM Ümit SÖNMEZ Sosyomat Ümit SÖNMEZ |
_ Anasayfa _ YAz1 _ Yaz2 _ Yaz3 _ Yaz4 _ Yaz5 _ Yaz6 _ Yaz7 _ İletişim Formu _
_
_
_
_
_
_
_
_
_
_
_
|
SERBEST BÖLGE Bakış .... Burjuva(değişik isimlerle anılsa da) her zaman vardı(r). Onların sanata katkıları veya ilk anladığımız haliyle sanat ürünlerini üretimleri bir ego ifadesi olarak gelişti. (Örneğin David heykeli, tantanalı tanrısal metinler; yüksek ve göğü delen camiler, katedraller, gösterişli freskolar...) Doğanın içinde gelişen her diyalektik gibi "elit"in sanatı karşı sanatı yarattı, ki bunu halk-halktan sanat olarak adlandırabiliriz... (...) Şimdi ise, görsel ve yazınsal alanda "sanat" ürünleri üretimleri "elit" in kontrolünde değilmiş gibi gözükse de, onun onayladığı bir oluşum olması bakımından yine onun kontrolündedir: "Benim onayladığım sanat galerilerine gitmelisiniz, benim onayladığım yazarları okumalısınız, benim belirlediğimiz konsept yaşam alanlarında oturmalısınız.." Bu gücü kendisinde bulabilmesinin sebebi ise hep özel mülkiyettir. Özel mülkiyet tanrıdır ve herkes ve her şey ona bir şekilde hizmet etmelidir. "Sanatı sen üretsen bile ben onaylamadan sanat olmaz.".... İntihar İntihar, çoğunlukla bir yoksunluk değil ,doygunluk meselesi... İntihar ettiklerini bildiğim tanınmış kişilerin, bakıyorum da, içleri, herkesin göremeyeceği dolulukta ışıklarla dolu. Fakat, fazla ve bizim tam olarak dolu olamacayağımız kadar olan ışıkları, gittikleri yolda, gözlerini alıyor. Işık göz alınca ilerleyemez insan. Ne ilginç ki karanlıkta da ilerleyemez. Haz Mekanizmaları : Haz, iki çeşittir: Bir : Doğa ile, temel-kendi oluşu ile eşgüdümlü, doğaya-doğanın zekasına katılımı ile- yani üretken olmak ile oluşan, ağustos sıcağında hafif serinlikli bir ağaç gölgesi gibi hissedilen pırıl pırıl haz. İki: Esritici, mayhoş edici, doğanın tüm zeka ve duygusal oluşlarından uzaklaşmış, üretemeyen, uyuşturucu algılar ve veriler arayan bir bilincin hazzı. Hızla tüketilen zamanlar, telaş, oluşan boşluklar ve peşinen aranan geçici uyuşturucular. Bu haz türü hep alıcıdır ve bencildir. Herkes ve her şey, bu hazza-sahibine hizmet etmelidir. Vasıf Kaybolduğunda insan, bir ormanda ise yosunlara bakar -güneşe de bakabilir- . Aptal olup olmadığını anlamak için ise çok şeyi çoğu gibi aynı şekilde yapar gibi görünen böceklere bakması lazım; böcek sürüleri ... sürünün içinde bir böcek bile, diğerinden farklıdır. Ortak gayelerini de bilir her bir böcek, farklı olmakla birlikte. İnsanın temel olarak var olan üstün vasıfları vardır fakat bir diğeri gibi olmak veya diğerlerinden birer parça koparıp ve de kotarıp kendini kandıran başka bir yaratık yok sanırım, insandan başka. İlerinin Ötesi Değişimi savunmak kendine... "ileri" doğru bir eğilimi çağrıştırsa da bize nispi veya genişçe nispi ölçüde geride kalansız da yapamayacağımızı bilmemiz gerekir. Beyin, örgü örer gibi ilmek-ilkeler arar, hikaye eder. Örgü, bir yerden başlamalıdır... Geride kalanların ilke-örgüleri, değişememeyi çağrıştırsa da bize.. yine de beyinden önce hangi ilke-ilmekleri atabileceğimiz bize bağlıdır. Dolayısıyla desenlerin ne olacağı sonuçta bize bağlıdır. Ve aynı elden sürekli çıkan bir desen olsam bir kilimde, konuşan bir desen olmak istediğimi tezgah başındakine kesin söylerdim..(...).. Evren'in desenleri bize bunu diyor Kıprak ve Yağlı Şiir Şiirde sembolizm aşırılığı özellikle şimdi, zaten parçalı oluşların ve algıların süregittiği şu zamanlarda, yazanın, kendi dışkısı etrafında tamtamlar eşliğinde oryantal yapan şişko bir inek olduğu algısını oluşturuyor bende. Belki de ben çok komiğim. Fakat gülmediğim şiirler de var. |